
Kırk yıldır hem ülkemde hem de dünyanın birçok yerinde bulunma fırsatım oldu. Ancak çok arzu etmeme rağmen Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesi’ni görmek bir türlü kısmet olmadı.
Bunun gerçekleşememesindeki neden, benim ihmalimden çok, bölgenin uzun yıllardır inişli çıkışlı bir güven sorunu yaşamasıydı.
Günümüzde nüfus artışıyla beraber seyahat alışkanlığı her sene artmakta. Turistik yerlerin rahatça, içimize sindire sindire gezilmesi zorlaştı. Trafik, bilet kuyrukları, görmek istediğiniz eserlerin önünde kümeleşen insanlar ziyaretin tadını kaçırıyor.

Doğu Anadolu Bozkırı
Halbuki Doğu Anadolu daha az ayak basılan bir yer. Bir yerden bir yere giderken bazen hiç bina görülmüyor. Bozkırın hiçliği huzur veriyor, hayal kurduruyor.
Birinci gün
İstanbul Havalimanı’ndan THY’nin TK 2228 sefer sayılı uçağı ile saat 14.10’da Ağrı Havalimanı’na indik. Doğubayazıt’a yaklaşırken, ülkemizin en yüksek dağı olan, tepesinde karların eksilmediği Ağrı Dağı bize yüzünü gösterdi. Hava açık olduğundan görünüm kusursuzdu.
Otele yerleşmeden önce şehir merkezinde bulunan ve büyük kısmı İran’dan getirilen Kaçakçılar Çarşısı’nı gezdik.

Ağrı Dağı
Burada en çok satılanlar çay, sigara, porselen eşya ve spor kıyafetleri. Alırken çok dikkat etmek lazım. Malın en kötüsünü çaktırmadan araya sıkıştırıyorlar. Ben, bizim Siirt fıstığının aynısı olan İran fıstığı aldım; yarısının içi boş çıktı.
Konakladığımız otel, bölgenin kısıtlı sayıdaki iyi otellerinden sayılan, üç yıldız seviyesindeki Ertur Butik Otel’di. Fazla bir konfor beklemediğimizden hayal kırıklığı yaşamadık.
İkinci gün
Öğleden önce, tufan sonucunda karaya oturduğu düşünülen ve Nuh’un Gemisi olduğuna inanılan, gemi biçimli siluet şeklindeki yapıyı gördük. Söz konusu efsane olunca mantık yürütmemek lazım.

Nuh’un Gemisinin Tasviri
Dönüşte istikametimiz İshak Paşa Sarayı’ydı. Bozkırda bir mücevher gibi parlayan bu eser tam 99 yılda inşa edilmiş. Ovaya tepeden bakan bu yapıt, taş işlemeli kapılarıyla giriş yapılan 116 odalı bir külliye.
Doğubayazıt’a 8 km mesafede, ovaya hâkim dik bir tepe üzerinde, bir masal dünyasından fırlamışçasına tüm heybetiyle görenleri kendine hayran bırakan İshak Paşa Sarayı, içine girdiğim andan itibaren büyüleyici atmosferi ve efsaneleriyle bütün ruhumu sarıp sarmaladı.
Saray, kitabesinden anlaşıldığı üzere 1784 yılında Çıldıroğulları’ndan II. İshak Paşa döneminde yaptırılmış. Osmanlı mimarisinin Anadolu’da günümüze ulaşabilen tek saray yapısı olarak kabul ediliyor.

İsahak Paşa Sarayı
Sarayın görkemli binasının kuzeybatı köşesindeki kapısından içeri girip, 21 basamaklı merdivenlerden iner inmez bir zindan karşıma çıkıyor. Hücre bölümlerinde dolaşırken, taş duvarların buz gibi soğukluğunun etkisiyle bedenimin titrediğini hissediyorum.
Gözlerim, duvar seviyesinin üst kısmında bulunan küçük mazgal pencereden içeriye süzülen ışığa takılıyor. Sanki ışık değil, zindanın duvarlarından süzülen Yaşar Kemal’in kitabındaki satırlar.
Bu taş yapının her karesinde Selçuklu sanatının karakteristik özellikleri yer alıyor. Ancak uzmanlar, Barok-Rokoko gibi dönemin Batı etkisinin yanı sıra İran’ın etkileriyle de yoğrularak değişik ve etkileyici bir karakter ortaya çıktığını; farklı medeniyetlere ait izleri olsa da saraydaki motiflere ve kompozisyonlara bakıldığında geleneksel Selçuklu sanatının ağır bastığını söylüyorlar.

İshak Paşa Sarayı Harem Dairesi
Sarayın dikkat çekici özelliklerinden biri de ısıtma yöntemi. Şöyle ki; ocaklarda ısıtılan sıcak suyun toprak künkler vasıtasıyla yapı içerisinde dolaştırılmasıyla bir nevi kalorifer sistemi oluşturularak iç mekânların ısıtılması sağlanmış.
Özellikle bölgenin iklim koşulları da göze alındığında, o dönem itibarıyla ne kadar ileri bir ısıtma sistemi olduğu bugün hâlâ şaşkınlık ve hayranlıkla karşılanıyor.
İshak Paşa Sarayı’nı gördükten sonra öğle yemeğimizi Doğubayazıt’ta yiyoruz. Bu bölgede menülerin hemen hepsinde et yemekleri başta yer alıyor. Zaten Doğu Anadolu, büyük ve küçükbaş hayvancılığın en yaygın olduğu geçim kaynağı.
Yemek sonrası Van’a doğru yola çıkıyoruz. Tendürek Dağı Geçidi’nden (2644 m) ve Çaldıran Ovası’ndan geçerek Bendi Mahi Çayı üzerindeki Muradiye Şelalesi’nde çay, kahve ve fotoğraf molası veriyoruz.

Muradiye Şelalesi
Bir saatlik yolculuktan sonra Van’ın merkezine varıyoruz. Tahminlerimin ötesinde gelişmiş, modern bir şehirle karşı karşıyayım. Ana caddesinde her tür tanınmış markanın satıldığı mağazalar, tertemiz kafeler ve şık görünümlü restoranlar var. Şaşkına döndüm ve gururlandım.
Otelimiz beş yıldızlı Elit Hotel.
Üçüncü gün
Kahvaltı sonrası Van’ın Başkale yolu üzerinde, 1643 yılında Osmanlılara bağlı Mahmudi Beyi Sarı Süleyman tarafından yaptırılan Hoşap Kalesi’ni geziyoruz.
Kale, aynı adı taşıyan Hoşap Suyu’nun sarp kayalıkları üzerinde yükseliyor. “Hoşap” kelimesi, Farsçada “iyi” veya “tatlı su” anlamına geliyormuş. Kalenin batıya bakan girişi ve özgün kapısı bozulmadan günümüze kadar ulaşabilmiş.

Hoşap Kalesi
Kapının üstünde yapımıyla ilgili Farsça bir kitabe ve aslan kabartmaları var. Kale içindeki eski hamam, cami, medrese, çeşme, su sarnıcı, zindan ve odalarda geçmişin izlerini görebiliyoruz.
Hoşap’ın bilinen tarihi Urartular’a kadar iniyor. Bu dönemde Hoşap Kalesi’nin, güneydoğuya açılan Tuşba-Kelişin yolu ile Van-Kotur yolunun kesiştiği kavşak noktasında askeri bir tesis olarak kurulduğu kabul edilmekte.
Selçuklu Hanedanı ile başlayan Türk hâkimiyeti, İlhanlılar döneminde devam etmiş ve bu dönemde “Vilayet-i Ermen” olarak adlandırılan Hoşap, Van Eyaleti’nin bir şehri olarak tanınmış.

Daha sonra Mahmudi’ler olarak adlandırılan Kürt aşireti Hoşap’a yerleştirilmiş. Burada Mahmudiler, kendi adlarıyla anılan bir beylik kurmuşlar.
Hoşap’ta günümüze kadar sağlam kalmış kalede yaşayan bu beyler, varlıklarını 1839 Tanzimat Fermanı’nın ilanına kadar sürdürmüşler.
Hoşap Kalesi gezisinin ardından Urartular’ın ikinci büyük kalesi Çavuştepe’yi görüyoruz.
Çavuştepe Kalesi, Van’ın Gürpınar ilçesinde, Bol Dağları’nın batı ucunda yer alıyor. Aşağı ve yukarı kale olmak üzere iki bölümden meydana gelmiş. MÖ 764–734 yılları arasında Urartu Kralı II. Sarduri tarafından kurulmuş. Kale, Urartu dilinde “Sardurihinli”, yani “Sarduri’nin kurduğu kent” olarak adlandırılıyor.

Çavuştepe Kalesi
Gevaş’ta, yine göl kenarında öğle yemeğini alıyor ve tekneyle Akdamar Adası’na geçiyoruz.
Van merkezine 55 km uzaklıktaki Van–Tatvan karayolundaki iskeleden, yirmi dakikalık bir motor yolculuğu ile ulaşılan Akdamar Adası, orijinal kilisesi ile tanınmakta.
Akdamar Kilisesi, yörede hüküm süren Vaspurakan Hanedanı’nca Kral I. Gagik tarafından M.S. 915–921 yılları arasında Mimar Keşiş Manuel’e yaptırılmış. Kilise, merkezi kubbeli, dört yapraklı yonca biçiminde haç planında olup, kırmızı kesme tüf taşlarıyla inşa edilmiş.

Akdamar Klisesi
Yapının dışındaki taş kabartmalarda İncil ve Tevrat’tan alınan dini konuların yanı sıra dünyevi konular, saray hayatı, av sahneleri, insan ve hayvan figürleri tasvir edilmiş. Bu kabartmalarda Orta Asya Türk sanatının yoğun etkilerini taşıyan 9. ve 10. yüzyıl Abbasi sanatının etkilerini görmek mümkün.
Kilise duvarlarının iç yüzeyleri, günümüzde hemen hemen kaybolmaya yüz tutan dini konulu fresklerle bezenmiş. Bu duvar resimleri, yöredeki en kapsamlı ve en erken tarihli örnekler olarak ayrı bir önem taşıyor.
Adanın adının nereden geldiğine dair yaygın halk hikâyesine göre, zamanında bu adada yaşayan Ermeni başkeşişin, güzelliği dillere destan Tamara adında bir kızı varmış.

Akdamar Adası Ayin
Adanın çevresindeki köylerde çobanlık yapan bir genç, bu kıza âşık olmuş. Bu genç, Tamara ile buluşmak için her gece adaya yüzer, Tamara ise gece karanlığında yerini belli etmek için onu bir fenerle beklermiş.
Bundan haberdar olan kızın babası, fırtınalı bir gecede elinde fenerle adanın kıyısına inip sürekli yer değiştirerek, gencin boşuna yüzüp gücünü yitirmesine neden olmuş.
Yüzmekten gücünü yitirip yorulan genç çoban Van Gölü’nde boğulmuş ve boğulmadan önce son nefesiyle “Ah Tamara!” diye haykırmış. Bunu duyan kız da hemen ardından kendini gölün sularına bırakmış. O günden sonra ada, “Ah Tamara!” ismiyle anılmakta.
Van’a geri dönüyoruz. Yine Elit Hotel’de konaklıyoruz.
Dördüncü gün
Öğle öncesi Van (Tuşba) Kalesi’ni görmeye gidiyoruz. Kalede Urartular’dan kalma Madır (Sardur) Burcu, Analı Kız Açık Hava Tapınağı, Bin Merdivenler ile ana kayaya oyulmuş sur duvar yatakları ve sur duvarları bulunuyor. Ayrıca I. Argişti, Menua ve II. Sarduri kaya mezarlarının da aralarında olduğu sekiz adet kaya mezarı, Urartu mimarisinin en görkemli anıtları arasında.

Van Kalesi
Van Kalesi, 2016 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne eklenmiştir.
İkinci durağımız Van Müzesi. Van Müzesi’nin ilk temelini, 1932 yılında yapılan bir depo binası oluşturmuş. Yeni müze binasında 23 sergi holü bulunuyor. Müzede; Urartular, Roma, Bizans, Selçuklu, Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Osmanlı dönemlerine ait eserler, sikkeler ve Van halk kültürüne ışık tutan etnografik eserler ziyaretçilerini bekliyor.
Müze ziyaretinden sonra, Van kedilerinin bulunduğu bir mekânda kedileri görüyoruz.

Van Kedisi
Otobüsümüz Tatvan’a doğru yol almaya başladı. Öğle yemeği olarak bölgenin ünlü büryan kebabını yiyoruz.
Yemeğin ardından Ahlat’ta bulunan, UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine aday, eşi benzeri bulunmayan kümbetleri ve nefis işlemeli yüzlerce mezar taşını barındıran Selçuklu Mezarlığı’nı geziyoruz.
Akşamüstü Tatvan’dayız. Akşam yemeğimizi konakladığımız Taşar Royal Otel’de alıyoruz.
Beşinci gün
Kahvaltı sonrası istikamet Nemrut Krater Gölü. Kapladığı 13 kilometrekarelik alanla, türünde dünyanın ikinci büyük krater gölü. Adını, MÖ 2100’de yaşamış Babil Hükümdarı Nemrut’tan almış.
Derinliği ortalama 100, en derin noktası 155 metre. Göl çevresindeki sıcak sular ve kaplıcalar, volkanik faaliyetlerin son izleri sayılıyor. Kar ve kaynak sularıyla beslenen Nemrut Gölü’nün suları soğuk ve tatlı.

Nemrut Krater Gölü
Gölün etrafı dağlarla çevrili. Etrafta kimseler yok. Hakiki bir huzur ve terapi merkezi. Zamanımız olsaydı, gün batana kadar kalıp gölün sularına boş boş bakmak isterdim.
Önce Bitlis’e, sonra Muş’a geçiyoruz. Muş Ovası, Türkiye’nin en büyük ovalarından biri. Fazla bir tarım faaliyetinin olmaması üzücü.
Turu tamamlıyoruz. Yaşamımda yaptığım turlar arasında bu bölge, hatıralarımda özel bir yere sahip olacak.
Saat 17.40’ta THY’nin TK 2699 sefer sayılı uçağı ile İstanbul’a hareket ediyoruz.
Bu turu gerçekleştirip bu eşsiz yerleri görmemi sağlayan KURAP üyesi meslektaşım ve arkadaşım Orhon Atameriç’e teşekkürlerimi sunarım.
Behçet Demircan
