
Anadolu, tarih boyunca sayısız medeniyete ev sahipliği yapmış, mitoloji ve efsanelerle dolu bir coğrafyadır. Bu kadim topraklar, birbirinden farklı kültürlerin buluştuğu; tanrılar, kahramanlar ve doğaüstü varlıklarla ilgili sayısız hikâyenin doğduğu bir yer olmuştur.
J.R.R. Tolkien’in kaleminden çıkan Yüzüklerin Efendisi üçlemesi ya da bir zamanlar gişe rekorları kıran 300 Spartalı filmi, içerdiği epik ve fantastik unsurlarla milyonlarca insanı etkilemiştir.
Peki, ülkemiz topraklarının da Tolkien’in Orta Dünya’sını aratmayacak şekilde ilginç ve gizemli efsanelere ev sahipliği yaptığını söylesek?
Şahmeran Efsanesi (Tarsus)

Halk arasında “Şahmeran” ismiyle bilinen ve Doğu kültürünün en gizemli efsanelerinden biri olan Şah-ı Maran (Yılanların Kraliçesi), vücudunun üst kısmı güzeller güzeli bir kadın, alt kısmı ise yılan olan fantastik bir varlıktır.
Çoğu araştırmacıya göre efsane Mersin’in Tarsus ilçesine aittir; ancak Mardinliler de bu hikâyeyi sahiplenir.

Rivayete göre Tarsus’un yeraltı tünellerinde, binlerce akıllı, şefkatli ve bilge yılan, kraliçeleri Şahmeran’ın yönetiminde huzur içinde yaşar. Bir gün Tarsuslu genç Cemşab, bal ararken bu dehlizlerde kaybolur. Zamanla yılanların ve Şahmeran’ın güvenini kazanır, onların yemyeşil bahçelerinde yaşamaya başlar.
Yıllar sonra ailesini özlediği için geri dönmek isteyen Cemşab, Şahmeran’a yerlerini kimseye söylemeyeceğine dair söz verirse evine dönebilecektir. Ancak dışarı çıktığında kralın hastalığını ve yalnızca Şahmeran’ın etinin onu iyileştireceğini duyar. Vaat edilen ödülün cazibesine kapılan Cemşab, Şahmeran’ın yerini vezire söyler.

Böylece güvenini verdiği insandan en büyük ihaneti gören Şahmeran öldürülür; Cemşab ise kralın sağ kolu olur. Efsaneye göre Şahmeran’ın yılanları, kraliçelerinin öldüğünü henüz bilmemektedir; ancak öğrendiklerinde intikam için Tarsus’u istila edeceklerine inanılır.
Daphne’nin (Defne’nin) Gözyaşları (Antakya)

Anadolu’nun en kadim kentlerinden Antakya’da, şehrin göbeğinde bir vaha gibi duran Harbiye Şelaleleri’nin ardında mitolojik bir hikâye saklıdır.
Zeus’un oğlu, ışık tanrısı Apollon, bir gün ırmak boyunda gezerken güzeller güzeli su perisi Daphne’ye rastlar ve ona âşık olur. Ancak Daphne, gönlünü bir tanrıya kaptırmamak için kendine söz vermiştir ve Apollon’dan kaçmaya başlar.

Peşini bırakmayan Apollon’a karşı Daphne, “Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru” diye yalvarır. Bu içten çağrı üzerine organları ağırlaşır, göğsü gri bir kabukla kaplanır, saçları yapraklara dönüşür, kolları dallara, ayakları köklere dönüşerek bir defne ağacına evrilir.

Apollon, Daphne’nin dönüşümünü hayret ve üzüntüyle izler. Sert kabukların altında hâlâ çarpan kalbinin sesini duyarak şöyle seslenir:
“Defne, bundan sonra Apollon’un kutsal ağacı olacaksın. Yaprakların kahramanların, zafer kazananların alınlarını süsleyecek. Şarkılarda ve şiirlerde adımız yan yana anılacak.”

O günden bu yana defne ağacı, barışın, zaferin ve saygınlığın simgesi olmuş; Hatay’ın sembollerinden biri haline gelmiştir.
Sarı Kız Efsanesi (Kaz Dağları)

Efsanelerle dolu İda Dağı yani Kaz Dağları, hüzünlü bir hikâyeye de ev sahipliği yapar.
Edremit’in Güre Köyü’nde yaşayan güzeller güzeli ve merhametli Sarı Kız, tüm gençlerin ilgisini çeker. Ancak babası, kızını kimseye vermez. Bunun üzerine gençler iftira atarak babaya “Kızın kötü yola düştü. Ya onu öldür ya da buradan git” derler.

Kızını öldürmeye kıyamayan baba, onu gözlerden uzaklaştırmak için dağın zirvesine, birkaç kazla birlikte bırakır. Sarı Kız burada hayatta kalır, kazlarını güder ve yolda kalanlara yardımcı olur.

Kızının ölmediğini öğrenen baba, dağa çıkar. Sarı Kız onu sevinçle karşılar ve yemek ikram eder. Yemek sırasında babası su ister. Sarı Kız, elini uzatır ve kilometrelerce aşağıdaki Güre Çayı’ndan su getirir. Bu mucizeyi gören baba, kızının ermiş olduğunu anlar.

Sırrı açığa çıkan Sarı Kız orada hayata gözlerini kapar; babası ise Kaz Dağları’nda bugün “Babatepesi” olarak bilinen yerde vefat eder.
Ayn-I Zeliha Efsanesi

“Zeliha’nın gözü” anlamına gelen bu efsane, aşk ve cesaretle örülmüştür.
Şanlıurfa’da geçtiğine inanılır. Rivayete göre putperest Kral Nemrut, bir kâbus görür. Kâhinler bu rüyayı yorumlayarak o yıl doğacak bir erkek çocuğun putperestliği yok edip kralı tahtından indireceğini söyler. Bunun üzerine Nemrut, o yıl doğacak tüm erkek çocukların öldürülmesini emreder.

Nemrut’un askerlerinden Azer, doğum yapmak üzere olan eşi Nuna Hatun’u bir mağaraya saklar. Nuna Hatun, oğlunu burada doğurur ama korkusundan onu bırakıp eve döner. Geri geldiğinde, çocuğun bir ceylan tarafından beslendiğini görür. Bu çocuk, büyüdüğünde Hz. İbrahim olacaktır.
Hz. İbrahim, halkı putlara tapmaya zorlayan Nemrut’a karşı çıkar. Bir gün saraydaki tüm putları kırar, baltayı ise en büyük putun yanına bırakır. Öfkeden deliye dönen Nemrut, onu ateşe atılmakla cezalandırır.

Urfa Kalesi’nin burçlarından mancınıkla ateşe atılan Hz. İbrahim için mucize gerçekleşir: ateş suya, odunlar balığa dönüşür. Hz. İbrahim ise bir gül bahçesine düşer.
Onu seven Nemrut’un kızı Zeliha, İbrahim’in ardından kendini ateşe bırakır. Rivayete göre Zeliha’nın gözyaşlarının düştüğü yerde bugün Balıklıgöl veya Ayn-ı Zeliha Gölü oluşmuştur.
