Tarih Göbeklitepe ile Yeniden Yazılıyor

Medeniyetin başlangıcı, dinler tarihi, tarıma geçiş…

Tüm bunların Şanlıurfa’da bir köyde 56 yıl önce vurulan bir kazmayla değişebileceğini kim hayal edebilirdi?

Arkeoloji tarihinin en önemli buluşlarından biri olan Göbeklitepe, gizemlerini bizlerle paylaşmaya devam ediyor.

Bu büyük zenginliğin, medeniyetin tarihi ve tarih öncesi çağlarla ilgili tüm bildiklerimizi baştan yazacak bir arkeolojik keşfe ev sahipliği yapması malumun ilamı gibi dursa da, Göbeklitepe’de ortaya çıkarılan bulgular basit sözlerle geçiştirilmemeli.

Bildiğimiz anlamda tarımın ilk defa yapılmaya başlandığı bölgelerden olan, Şanlıurfa il merkezinin 17 km doğusundaki Örencik (Kara Harabe) Köyü’nün 3 kilometre kuzeydoğusunda yer alan Göbeklitepe, adını bölgede bulunan taş yatır mezardan alır. Göbeklitepe ilk kez 1963 yılında İstanbul ve Chicago üniversitelerinin iş birliği ile hazırlanan Güneydoğu Anadolu Bölgesi Araştırma Projesi çerçevesinde gerçekleştirilen yüzey araştırmalarında keşfedildi.

Bu keşif, Göbeklitepe’nin sırrına vakıf olma keşfinden daha çok, orada araştırmaya değer bir şey olduğuyla ilgiliydi ki daha sonra gelecek ciddi araştırma için kalıntılar 30 yıldan fazla bekletildi. 1995 yılında Şanlıurfa Müze Müdürlüğü başkanlığında yeniden çalışmalar başladı ve 1996 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Arkeolog Klaus Schmidt danışmanlığında kazı çalışmaları sürdürüldü.

İlk bulguların değerlendirilmesi, toprağın altında yatanın tahmin edilenden çok daha büyük bir etki yaratacağının anlaşılması ve bu bulguların dünyaya tanıtımı açısından en önemli isimlerden biri olan Klaus Schmidt, 2014 yılında hayatını kaybedinceye kadar Göbeklitepe’de çalışmalarını sürdürdü.

Peki, 2019 yılının Göbeklitepe Yılı ilan edilmesiyle tüm dünyada akademik çevrelerin dışında da ilgi görmeye başlayan bölgenin önemi nedir?. Her şeyden önce 21. yüzyılın belki de en önemli arkeolojik keşfinin Göbeklitepe olduğunu söylemek için pek çok neden var. Birincisi, günümüzden tam 12 bin yıl öncesinde inşa edilmiş olması! Karşılaştırmalı anlatmak gerekirse; Mısır piramitlerinden 4 bin, Stonehenge’den ise 6-7 bin yıl daha yaşlı. İnsanlığın yerleşik yaşama henüz geçmediğinin bilindiği, azami birkaç onlu gruptan oluşan göçebe topluluklar halinde yaşadıklarının düşünüldüğü bir döneme ait.

Medeniyetin Doğum Yeri

Bu zamana kadar din ve inanç sistemlerinin ortaya çıkmasının, insanların yerleşik düzene geçip kent benzeri yapılar kurmasının ardından gerçekleştiği düşünülüyordu.

Göbeklitepe, bu çok önemli kabulü boşa çıkardı ve tarih kitaplarını değiştirdi.

Bunların tamamının Taş Devri içerisinde olması, madenlerin insanlar tarafından çıkarılmaya ve işlenmeye başlamasından çok önce yapılmış olması, ilk ataerkil (babaerkil) düşüncenin izlerinin burada bulunması, ilk terrazzo taban kullanımı (kabaca alçı sıvalı taban) ve Neolitik Çağ’ın ilk heykel ve kabartmalarının yine burada yer alması nedeniyle oldukça önemli bir alan.

Göbeklitepe çok gizemli ve bu gizemlerini tamamen ortaya çıkarmak daha onlarca yıl sürecek ama elimizdekileri anlamak bile insanlık tarihi için paha biçilemez bir ilerleme.

Göbeklitepe ile İlgili Şaşırtan Gerçekler

Göbeklitepe 12 bin yıl önce inşa edilmiş ama 9 bin yıl önce de terk edilmiş. Fakat burayı terk edenler, bırakıp gitmekle kalmamışlar, önce gömüp ondan sonra gitmişler. Birçok tapınak ve alanın terk edilmeden önce gömülmüş olması, tarih öncesi atalarımızdan bize ikinci bir hediye olmalı; zira bu sayede Göbeklitepe kalıntıları çok iyi derecede korunmuş. 3.000 yıl kullanılan bu büyüklükte bir inanç alanının neden terk edildiği sorusunun yanıtı ise henüz bilinmiyor.

Mimari Olarak Çağının Çok Ötesinde

Göbeklitepe’nin gizemleri aydınlatılmaya başlamadan önce, kimse o dönemde yaşayan insanların taşa ve toprağa bu kadar etkileyici ve işlevsel biçimde şekil verebileceğini düşünmüyordu.

Birçok ibadet alanından oluşan bu büyük ve kompleks yapı, hangi antik çağda olursa olsun mimari açıdan hayranlık uyandıracak seviyede. Hayvan figürleri, işlemeler, sütunlar… Neresine bakılırsa bakılsın böyle bir projenin hayata geçmesi için gereken taş işçiliği, mühendislik ve planlama, zamanının binlerce yıl ötesinde.

Bu da bilim insanlarını medeniyete dair tüm bildiklerini gözden geçirmeye itiyor. Tapınakların merkezlerinde yer alan sütunların ağırlıkları 20 ile 60 ton arasında değişiyor; bunların üstüne yerleştirilen işlenmiş taş bloklardan bahsetmiyoruz bile.

Bu blokların inşası ve taşımasının gerektirdiği teknik bilginin miktarı kadar önemli olan bir nokta daha var: İş gücü.

Sosyal Düzen ve Birlikte Çalışmak

Yıllarca, Göbeklitepe’yi inşa eden insanların ve çağdaşlarının tarım yapamayan, küçük gruplar halinde göç ederek yaşayan, ilkel avcı-toplayıcı insanlar olduklarına inanılıyordu. Göbeklitepe’yi tapınak tapınak, bölüm bölüm inşa ederken yüzlerce insanın birlikte çalışması gerektiği gerçeği bu eski kabulü sarsıyor.

Yani bu insanlar sadece bir araya gelmediler, uzun bir süre bir arada kalmak ve çalışmak zorundaydılar; bir sosyal düzene sahip olmadan ve ileri seviyede organizasyonel yeteneklerini kullanmadan bunun olması imkansız görünüyor.

Unutulan Hazine

Girişte de belirtildiği gibi keşfinden 30 yıl sonrasına kadar Göbeklitepe adeta unutuluyor; zira 1960’lardaki ilk keşifte ne tarihçe, ne büyüklük ne de yapısal olarak önemi anlaşılabiliyor. Anlaşılamamakla kalmıyor, bir Orta Çağ mezar alanı olarak sınıflandırılıyor. 30 yıl sonra yetkililerin ve Klaus Schmidt’in buraya bir şans daha tanıması ile insanlık tarihinin hikayesi de değişmeye başlıyor.

İnce İşçilik ve Yaratıcılık

Göbeklitepe sadece devasa bir inşaat projesi değil, aynı zamanda taş işçiliğine dair benzersiz eserlerin olduğu, insan yaratıcılığının belki de başlangıcına tanıklık etmemizi sağlayan bir yapılar bütünü. Tüm ana sütunların üstünde incelikle işlenmiş hayvan çizimleri bulunuyor. Bazı sütunlarda ise direkt sütunun üstünde oyularak yaratılmış, detaylı ve sanatsal yanı reddedilemeyecek hayvan heykelleri görülmekte.

Ayrıca tarihteki ilk anıtsal tapınak olan Göbeklitepe’nin, Neolitik Çağ’ın ibadet ve hac merkezi olduğu düşünülüyor. Bilim insanları tarafından dünya tarihini değiştiren bir keşif olarak kabul edilen bu miras, 12 bin yıl öncesinden bizlere ve tüm insanlığa emanet.

Göbeklitepe arkeolojik alanı, Türkiye’nin en mistik şehirlerinden olan ve "Peygamberler Kenti" olarak da adlandırılan Şanlıurfa il merkezinin 15 km kuzeydoğusundaki Örencik Köyü civarında bulunuyor. Kazı alanında elde edilen buluntuların bazılarını ise Şanlıurfa Müzesi’nde görebilmek mümkün.


Z Kuşağı Ağırlama Sektörünü Yeniden Şekillendiriyor

Genç kuşakların günümüzde sebep oldukları en belirgin değişiklik turizm ve ağırlama sektöründe oldu.

Bin dokuz yüz doksan yılı ortalarıyla 2010 yılı arasında doğanlara adı verilen Z kuşağı, sektörün ana müşterisi ve yeni iş gücü hâline geldi. Onların sahip oldukları değerler ve davranış biçimleri, eski normları bir kenara itip yeni fikirlerin ortaya çıkmasını sağladı.

Z kuşağı kişisel ve sosyal farkındalık konusunda çok güçlü. Gerek seyahat eden gerekse bir çalışan olarak özgünlük, sürdürülebilirlik ve amaca yönelik taleplerde bulunuyorlar.

Z Kuşağı Gezginleri: Lüks Yerine Anlamın Peşindeler

Z Kuşağı için seyahat yalnızca dinlenme ve eğlenme unsuru olmayıp kendini ifade edebilme ve iyi hissetme aracıdır. Onların öncelikleri yaşam boyu etkilenecekleri deneyimler edinmek. Bu değerlere kültürel zenginleşmeyi, çevre sorumluluğunu ve şeffaflığı da eklemek gerekiyor.

Z kuşağı basit ve kolay kullanılabilen teknolojiyi aplikasyon bazlı olarak kullanarak çevrim içi işlemleri tercih etmelerine rağmen, ayrıca insanla yüz yüze temas edebilme sıcaklığını da hissetmek istiyorlar.

Bu sebeple ağırlama sektöründe iş gören markalar, modern dijital teknolojiyle insana dokunabilen hizmeti birleştirmek durumundalar.


Z Kuşak çalışanları: Amaç ve esnekliği ön planda tutuyorlar.

Z Kuşağı iş yerinin katı hiyerarşik kurallarına karşı çıkıyor. Onlar seslerini duyurabilecekleri, iş birliğinin yapıldığı ortamları tercih ediyorlar; onlara göre yaratıcılık böyle durumlarda gelişiyor. İş ararken onların etiklerini kabul eden işverenleri tercih ediyorlar. Bu şirketler çeşitliliği, sürdürülebilirliği ve sosyal etkileşimi desteklemektedir.

Açığın Kapatılmasında Eğitimin Rolü

Ağırlama eğitiminin değişen tarzı, öğrencilerin Z Kuşağı gezginlerini ve misafirleri ağırlamaya yardımcı oluyor. Gastronomi kurslarında pratik alıştırma ve değişik kültürlerden gelen öğrencilerin takım oluşturmasına önem veriliyor. Bu önem, jenerasyonun değerleriyle uyuşması için onlara dijital hünerler ve iş hayatına uygun düşünme tarzını öğrenmelerini sağlıyor.

Programlar açık amaçlı ve gerçek deneyimler yaratmaya odaklı. Kısa bir gelecekte onların hakimiyetinde ağırlama sektörü daha dijital ve aynı zamanda insana dokunan şekilde olacak. Z Kuşağı yalnızca bir sonraki jenerasyon değil; bugün ağırlama endüstrisini şekillendiren dinamik, yenilikçi, sorgulayan bir kuşaktır.


KURAP ve SkyTeam Birlikte Toplandılar

 Kurumsal Acenteler Platformu (KURAP), 2026 yılının ilk toplantısını SkyTeam ev sahipliğinde Hilton İstanbul Bosphorus Hotel’de gerçekleştirdi. SkyTeam üye hava yollarının yetkilileri ile 2023, 2024 ve 2025 satış rakamları karşılaştırmalı olarak analiz edildi. Bu verilere dayanarak sektör içindeki satış paylarının artırılması yönünde gerçekleştirilebilecek yöntemler birlikte irdelendi ve değerlendirildi.  Ortak aksiyon alanlarının belirlenmesinin ardından KURAP’ın kendi gündemine geçildi. Gündemde yer alan Türk Hava Yolları satışlarının ve teşviklerinin değerlendirilmesi ile satışların nasıl artırılacağı konusu üyeler arasında tartışıldı.  İçinde bulunduğumuz 2026 yılına dair kurumsal acenteleri bekleyen sorunların ve çözüm önerilerinin görüşülmesinin ardından toplantı sona erdi. Son derece verimli ve yapıcı gerçekleşen toplantımıza yapmış oldukları ev sahiplikleri için SkyTeam üye hava yollarına çok teşekkür ediyoruz.


Zerzevan’dan Donuktaş’a Hristiyanlığı etkileyen Mitraizim

Mitra, M.Ö. 600 yıllarında tanınmaya başlayan önemli bir Pers ışık tanrısıdır. Romalı askerler ona “asla yenilmeyen ya da yok edilemeyen tanrı” diyorlardı. Antik inançlardaki rolü belirleyiciydi. Arkeologlar 2017 yılında Diyarbakır’da ona adanmış son tapınağı bulmuş ve bu da onun etkisine olan ilginin artmasına yol açmıştır.

Diyarbakır’ın Çınar ilçesindeki Zerzevan Kalesi’nde yapılan kazılarda Roma İmparatorluğu dönemine ait önemli bulgulara ulaşıldı. Kayda değer keşiflerden biri de Mitra’ya adanmış yaklaşık 1.900 yıllık bir yeraltı tapınağıdır. Bu arkeolojik alan, bölgeye daha fazla turist çekebilecek zengin bir tarihe ve eşsiz bir mimariye sahiptir.

Dünya Turizm Yazarları ve Gazetecileri Federasyonu (FIJET) ve onu Türkiye’de temsil eden Türkiye Turizm Yazarları ve Gazetecileri Derneği ATURJET, “Turizmin Oscar’ı” olarak adlandırılan “Altın Elma” ödülünü 2018 yılında Diyarbakır’a, bu yıl ise Tarsus’a verdi. “Altın Elma” FIJET’in Oscar’a eşdeğer bir ödülüdür. Bu mükemmellik ödülü, her yıl bir kuruluşa, ülkeye, şehre veya kişiye, turizmin tanıtımı ve seviyesinin yükseltilmesi için gösterdiği üstün çabalardan dolayı verilmektedir.

Araştırmacılar ayrıca Zerzevan Kalesi’nde muhtemelen gizemli ritüeller için kullanılan saklı bir alan bulmuşlardır ve bu kalenin antik Asur dönemine kadar uzanan ilginç bir geçmişi vardır. Kale bir Roma sınır garnizonu olarak başlamış ve MS üçüncü yüzyılda büyük bir askeri yerleşime dönüşmüştür. Barışçıl zamanlarda, duvarları arasında yaklaşık 1.500 kişi yaşıyordu, ancak çatışmalar sırasında, daha fazla insan burada güvenlik aradığı için nüfus 10.000’lere yükselebiliyordu.

Arkeolojik çalışmalar Zerzevan Kalesi’nin MÖ 882’den beri iskân edildiğini ve MS 639’daki İslam fethine kadar bir yaşam merkezi olduğunu göstermektedir. Bazı akademisyenler tapınağın gizemli doğasının “İlluminati” gibi gizli gruplara ilham vermiş olabileceğini düşünmektedirler. Zerzevan’a artan ilgi, “The Story of God” adlı belgesel dizisinin bazı bölümlerini çekmeyi planlayan aktör Morgan Freeman’ın da dikkatini çekmiştir.

Mithras Tapınağı

Mitra Tapınağı çok etkileyici bir yapıdır. Uzunluğu 7 metre, genişliği 5 metre ve yüksekliği 2,5 metredir. İçinde, zamanının sanatını vurgulayan itina ile oyulmuş güzel sütunlar ve nişler vardır. Bir duvarda Mitra’nın ilahi ışığını ve gücünü simgeleyen, antik tapınmanın özünü vurgulayan parlak taç görülmektedir.

Tavanda; uyuşturulmuş boğanın ayaklarından asıldığı dört bağ, tapınakta ayrıca bir kase ve kanın aktığı bir havuz bulunmaktadır. Ritüel sırasında, kurban edilen boğanın kanında yıkanan ve o kanı içen insanların günahlarından arındıkları ve Mitra inancına girdikleri düşünülüyordu.

Mitra’nın takipçileri tapınakta 7.si en yüksek olan rütbelerine göre otururlardı. Hıristiyanlığın yayılmasının ardından farklı ritüellerin yasaklanmış olması nedeniyle boğa kurbanları için kullanılan sunak artık mevcut değildir.

Zerzevan Kalesi’nin içindeki Mithras Tapınağı.
(Clemens Schmillen/CC BY-SA 4.0).

Mitras, MÖ 5. yüzyıl civarında antik İran’da bir güneş tanrısı olarak tanınmaya başlanmıştır. Mitra kozmosu yöneten güçlü bir figür olarak görülüyordu. Zamanla bu inanç, birçok mistik hareketi etkileyen karmaşık bir ibadet sistemi olan Mitraizm’e dönüşmüştür.

Mithraizm Roma’ya Ulaşıyor
Mitraizm, kısmen Pers askeri seferlerinin başarısı nedeniyle MS 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu’na taşındı ve özellikle askerler arasında hızla popüler hale geldi.

Pagan Roma’da yüksek rütbeli askeri yetkililer, zengin tüccarlar, aristokratlar ve hatta bazı imparatorlardan oluşan seçkin bir grup bu gizemli dine inanıyorlar ve evren üzerinde büyük bir kontrole sahip olduğuna inanılan Mitra’ya tapıyorlardı.

Mitra bir tanrıdan daha fazlasıydı; adaleti, ışığı, inancı ve savaşı temsil eden bir güneş sembolü olarak görülüyordu. Mitraizm hakkında pek çok şey hala belirsizdir çünkü ritüelleri gizliydi ve çok az yazılı kayıt günümüze ulaşmıştır. Bildiklerimizin çoğu, bu eski inanç sisteminin kalıntılarını bulan arkeologlardan gelmektedir. Mitra mitolojinin ötesine geçen fikirleri temsil ediyor, adaleti, ışığı, dostluğu ve anlaşmaların önemini sembolize ediyordu.

Mitra, ayrıca, “arabulucu” anlamına gelmektedir ve bu da özellikle Roma İmparatorluğu’nun yükseliş döneminde farklı kültürlerdeki önemli rolünü göstermektedir. Mitraizm; gizemi, karmaşık ritüelleri ve sembolleriyle geniş ve hızla artan sayıda takipçiyi kendine çekip büyümüştür. Ancak MS 4. yüzyılda Avrupa’yı kasıp kavuran maneviyat dalgaları Hıristiyanlığın yükselişini de beraberinde getirerek Mitra inancının nihai olarak bastırılmasına ve bir zamanların canlı ritüellerinin trajik bir şekilde kaybolmasına neden olmuştur.

Duino Mithraeum. (bepslabor/Canva).

Son zamanlarda yapılan arkeolojik keşiflerde bulunan Mitra tapınakları ve eserleri, bu kadim dini ve onun gizemli uygulamalarını anlamamıza yardımcı olmaktadır. Bu yeni bilgiler Mitra’nın mirasını modern dünya ile ilişkilendirmemizi sağlamaktadır.

Mitraizmden Hristiyanlığa Geçiş

Yeni dinlerin yükselebilmesi için, genellikle, askeri güce ihtiyaç duyulmaktaydı. Konstantin’in 313 yılında ilan ettiği Milano Fermanı tarihte çok önemli bir olaydır. Bu önemli ferman Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu içindeki tarihinde belirleyici bir değişikliğe işaret ediyordu. Hıristiyanların zulüm korkusu olmadan açıkça ibadet etmelerine izin verildi. Ferman ayrıca onlara yasal haklar vererek kiliseler inşa etmelerine ve ellerinden alınan mülkleri geri almalarına da izin verdi. 

Ayrıca, gayet eğitimli olan Hıristiyan askerlerin Roma ordusuna katılması Konstantin’e stratejik bir avantaj sağladı. Bu askerler yıllardır eğitiliyordu çünkü Roma ordusu onları yok etmek için peşlerindeydi. Bu askerler sadece yeni inancı desteklemekle kalmadılar, aynı zamanda orduyu güçlendirerek Hıristiyanlığın dönemin diğer dini grupları arasında daha fazla kabul görmesine yardımcı oldular.

Milano Fermanı. (Wannart).

Milano Fermanı’ndan sonraki yıllarda, özellikle de dördüncü yüzyılın sonlarında, Hıristiyanlık hızla büyümüş ve diğer Orta Doğu dinlerinden daha etkili hale gelmiştir. Bu büyüme M.S. 381 yılında Roma İmparatoru Theodosius’un Hıristiyanlığı resmi devlet dini haline getirmesiyle zirveye ulaşmıştır. Bu değişiklik bölgenin ruhani inançlarını önemli ölçüde etkilemiştir.  

Daha önceleri, M.S. 60 yılı civarında, Aziz Pavlus, İsa’nın hikâyesini yeniden şekillendirmek için çok çalışmaktaydı. Hıristiyanlığın teolojik ve ahlaki temelini oluşturmada kilit bir figür olan Aziz Pavlus (St.Paul) onu net bir inanç sistemine dönüştürdü. Diğer havariler de bu yeni dini yaymış, öğretilerini paylaşmak ve pek çok farklı yerde bir inananlar topluluğu oluşturmak için birlikte çalışmışlardır.

Mitraizm, Stoacılık ve Hıristiyanlık
Tarsus’ta; Stoacı düşünceyle şekillenen anlayış, doğal güçlerin kişiselleştirilmesi ve tek tanrıcılığa olan inançla birleşerek Hıristiyanlığın Tanrı, Oğul ve Kutsal Ruh inancına dönüşmüştür. Stoacı felsefe okulu M.Ö. 300 civarında ortaya çıkmış ve insan düşüncesinin evriminde önemli bir dönüm noktası olmuştur.

Birbirinden önce gelen pek çok din ve felsefe, insanlığın “hakikat” arayışında genellikle doğal güçleri tanrılaştırarak sonraki akımları etkilemişlerdir. Pers Mitraik dini ve kültürde, 1. Yüzyılda, Stoacı felsefeyi önemli ölçüde etkilemiştir. Stoacıların Mitra’dan türetilen astronomi ve astroloji inançları, “kadere meydan okunamayacağı” anlayışlarına katkıda bulunmuştur. Stoacılar felsefenin, kemikleri mantık, eti etik ve ruhu fizik olan, canlı bir varlığa benzediğini ileri sürerler.

Stoacılara göre felsefenin amacı, tüm olayların kaçınılmaz bir nedenler zincirinden kaynaklandığını kabul ederek bilgelik yoluyla erdeme ulaşmaktır. Ahlaki hakikatler de dahil olmak üzere gerçekliğin derinlemesine anlaşılmasının, doğayla uyum içinde yaşamak ve gerçek mutluluğa ulaşmak için gerekli olduğuna inanırlar. Ayrıca, vicdan ve doğa yasası kavramları Stoacı felsefenin temelini oluşturur.

Büyük Stoacı filozoflar. (Orion Felsefesi).

Stoacılığın temel ilkesi doğayla uyum içinde hareket etmektir. Bu bağlamda her şey tanrısal olanın bir parçası olarak kabul edilir. Doğaya uygun hareket etmek, akıl ve bilgelikle davranmak ve böylece kendiyle uyum içinde yaşamak anlamına gelir.

Stoacı felsefeyle yetişen Aziz Pavlus, kurtuluş arayışında toplumsal koşullara tamamen kayıtsız kalınmasını savunur. Tarsuslu Saul olarak da bilinen Pavlus için yaşamın temel kuralları doğruluk, erdem, dine bağlılık, inanç, muhtaçlara yardım, Tanrı’yı sevmek, İsa’nın yolunda yürümek ve bilgiyi aramaktır. Bu tek tanrılı ve erdemli anlayış İsa’nın öğretileri ve mucizeleriyle iç içe geçtikçe Hıristiyanlık gelişmeye başlamıştır. Hem kurumsal hem de pratik olarak Hıristiyanlık, daha önceki felsefi fikirlerle donanmış ve Stoacılık ile Platon ve Aristoteles’in düşüncelerinden derinlemesine etkilenerek şekillenmiştir.

İnsan aklının gücüne güvenen Antik Yunan felsefesi, tek tanrılı dinlerin yükselişiyle birlikte önemini yitirmiştir. Bireylerden dini öğretilere sıkı sıkıya bağlı kalmalarının beklendiği yeni bir tekil Orta Çağ düşüncesi dönemi ortaya çıktı. Bu değişim, Orta Çağ’ın karanlık dönemlerinde felsefi düşüncenin yeraltına itilmesine ve özgür akıl yürütme ve bilgeliğin bastırılmasına yol açtı.

Tanrı’nın Çocuğu Efsanesi

Homo Sapiens’in evrimleştiği eski zamanlarda, doğan çocuğun babası bilinmiyordu ve o dönemlerde aile anlayışı yoktu. Cinsel ilişki sadece zevk için yapılırdı. Hatta çocuğun babasının yağan yağmur nedeniyle gök tanrılarından herhangi biri ya da aylar önce dövüşülen bir hayvan olabileceği düşünülüyordu. Başlangıçta bir meyvenin tohumunun ürüne dönüşmesine, topraktan çıkıp yeşermesine tanık olmuşlar ve bunu bir yeniden doğuş süreci olarak değerlendirmişlerdi! Ölülerini gömmeye başlamalarının ve zamanı geldiğinde yeniden doğmayı umut etmelerinin nedeni de bu olabilir.

Bu aynı zamanda tanrılardan gelen büyülü yağmur damlalarının kadınları hamile bırakmaktan sorumlu tutulmaları gerektiğini düşünmelerinin de nedeni olabilirdi…”baba olan tanrılar!”Bu düşünce; insanoğlunun DNA hafızasında birikmiştir ve daha sonraları Şaman, Hint, Sümer, Mısır, Mitra ve diğer uygarlıklarda “Tanrı’dan olan çocuk” mitine sıkça rastlıyor olmamızı izah etmektedir.

Mitraizm inancında peygamber Mitra, normal bir hamilelik sonucu değil, Tanrı’nın üflemesi ile bir bakireden doğmuştur. Ayrıca öldükten sonra ikinci kez doğmuştur! Son akşam yemeğinde, tıpkı İsa’nın son akşam yemeğinde olduğu gibi, Mitra’nın yanında da12 kişi bulunmaktaydı.

Bu ve benzeri mitlerin etkisiyle “Tanrı’nın Oğlu İsa” düşüncesi Hıristiyanlığı tanrılaştırmak ve kabul edilebilir bir din haline getirmek için çok etkili bir teori olarak kullanılmıştır. Yaratılan “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” üçlemesi sayesinde bu yeni din hızla taraftar kazandı.

Bu ve İsa’ya atfedilen diğer tüm mucizeler, felsefesini geçmiş bilgi birikiminden alan ve diğer tüm dinler gibi toplumsal hayatı düzenlemeyi amaçlayan Hıristiyanlığın kabul görmesi için birer araç olarak kullanıldı.

Dört İncil – İznik Konsüli
İncil tek bir kitap değildir; farklı metinlerden oluşan bir koleksiyondur. Her İncil farklı bir yazar tarafından yazılmıştır ve bazen diğerlerinden farklı ya da çelişkili olabilen kendi bakış açısını içerebilir. Bu İnciller Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde düşünce ve görüşlerdeki çeşitliliği yansıtmaktadırlar.

İznik Konsili toplantısı, MS 325.
(Google Sanat Projesi
/ Kamu Malı).


Hıristiyanlığın ilk yıllarında Arius adında bir rahip tek bir yaratıcı Tanrı olduğunu savunmaktaydı. O ve takipçileri İsa’ya büyük bir peygamber olarak saygı duyuyor ancak onun “Tanrı’nın Oğlu” olduğuna inanmıyorlardı. Bu anlaşmazlık ilk Hıristiyanlar arasında hararetli tartışmalara yol açtı. Bu anlaşmazlıkları çözmek için İznik Konsili MS 14 Haziran 325’te toplandı.

Konsil, birbiriyle çelişen inançlara sahip olan İncilleri dışlamaya karar verdi. Sonuç olarak sadece dört İncil kabul edildi: Matta, Markos, Luka ve Yuhanna. Bu dört metin, bugün İncil olarak adlandırdığımız Yeni Ahit’in temelini oluşturmuştur. Ayrıca Aziz Pavlus da Hıristiyan inançlarının şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Mektupları Yeni Ahit’in önemli bir parçasıdır ve birçok değerli görüş ve öğreti içermektedir.

Hıristiyanlığın ilk yılları ile ilgili bulunamamış olan bazı yazıların akıbeti merak uyandırmakta ve çeşitli sorulara yol açmaktadır: Bunlar; zaman içinde mi kaybolmuşlardır, yoksa teolojik tartışmalar nedeniyle kasıtlı olarak mı saklanmışlardır? Kayıp metinler; “Tanrı Kelamı”nı tam olarak anlamıyor olabileceğimizi düşündürmektedir.

İznik Konsili sırasında Aziz Pavlus’un bazı yazı ve görüşleri bilinmiyordu. Tarsus’ta saklı olduğuna inanılan önemli metinler henüz keşfedilmemişti. Bu eski metinler – söylentiler ve şehir efsanelerinin öne sürdüğü gibi- en sonunda bulunduğunda,  gizli kalmaları mı istenmişti, yoksa yok mu edilmişlerdi, bu önemli bir merak konusudur.

Bu kanıtlar ve ortaya koyacakları farklı düşünceler, eğer bulunabilse, erken dönem Hıristiyan düşüncesine dair anlayışımızı önemli şekilde değiştirebilirler.  Bu gizli bulguların – inançları İznik Konsili’ne yol açan – teolog Arius’un fikirlerini destekleyip desteklemediği de belirsizdir. Bu kayıp belgelerin, Aziz Pavlus’un dinini geliştirirken kullandığı İsa hakkında yaygın olarak kabul edilen inançlardan farklı olan görüşleri içerip içermediği konusunda net bir bilgiye sahip değiliz. Her dinin inandırıcılığını artırmak için felsefi bir temele ve mucizevi hikayelere ihtiyacı vardır.

Dinde Uyum
Tarih boyunca; – Mısır ve Zerdüştlük’ten Eski Ahit ve diğer kutsal metinlere, Sümer’den Antik Yunan’a kadar – aynı temel fikirler ve öğretiler zaman içinde tekrar tekrar ele alınmıştır. Genel olarak insanlar temeldeki bu öz inançlara saygı duymaya meyilli olduğundan, tamamen yeni hikayeler icat etmek yerine mevcut mucizeleri yeni dine uyarlamak genellikle daha kolaydı ve tercih edilmekteydi.

İnsan beyni belirgin seviyede geliştiğinde, insanlar varoluşlarını merak etmeye, sorgulamaya ve endişelenmeye başladılar. Bu arayış sırasında insanlık birçok tanrıya inandı ve endişelerini hafifletmeye çalıştı. Bilgi birikiminin artması ve antik çağların aydınlanmasıyla birlikte “düşünen beyin” dikkatini içe çevirerek pagan çoktanrıcılığından felsefi düşünceye geçiş yapmıştır.

Dogmatik dinlerden önceki dönemde bilim yeterince gelişmemiş olduğu için insanlar cevap arayışlarında büyük ölçüde rasyonel düşünceye güveniyorlardı. Felsefi düşünce arayışı devam ederken, ortaya çıkmaya başlayan bilimsel ilerlemeler aydınlanmış zihinlerin önünü açtı.  Ancak aydınlanma ilerledikçe toplumun yönetilmesi daha zor olmaya başladı.

Bu yüzden; yöneticiler insanları dogmatik inançlara ve ilahi emirlere geri döndürmeyi tercih ettiler ve bu da organize dinlerin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu dogmatik dinler, Rönesans’ın getirdiği yeni aydınlanmadan beslenen bilim tekrar önem kazanana kadar toplumu derinden etkilemeye devam ettiler.

Stoacılıktan Hıristiyanlığa aktarılan miras, “yalnızca öbür dünyaya odaklanmak yerine bu dünyada yaşamayı ve bundan zevk almayı” vurgular. Maddi çevrenin, mutluluk için yeterli olan erdem kadar önemli olmadığını öne sürer.

Aziz Pavlus, Stoacı felsefeyi resmi bir dine dönüştürmek için İsa figürünü kullanmıştır. Bu yeni inanç sistemini geliştirmek için gizemli bir figüre ve çeşitli mucizelere ihtiyaç duymuştur. O dönemde, birçok farklı kültür ve dönemden gelen mucizeler İsa’ya atfedilmiş durumda idi. İsa’yı seçmenin avantajı, o dönemde zaten ölmüş olan İsa’nın Aziz Pavlus’a rakip olamayacağı gerçeği idi. Aziz Pavlus dini doktrinini İsa öldükten çok sonra tamamlamıştır.

İsa’nın takipçilerinin Antakya’da “Hıristiyan” olarak adlandırılmaları için birkaç on yıl geçmesi gerekecek ve yaklaşık üç yüzyıl sonra, Hıristiyanlığı üç büyük tek tanrılı dinden biri olarak oluşturan bugünkü “İncil” derlenecektir.

Mitra Tapınakları ve Hıristiyanlıkla Bağlantıları
Yaklaşık 10.000 yıllık bir antik kent olan Tarsus’taki Donuktaş Tapınağı, Roma Mitraizminin dünyada kalan en büyük örneklerinden birisidir.

Araştırmalar, Roma İmparatorluğu’nda yaklaşık 400 Mitra tapınağının bulunduğunu göstermektedir. Bu tapınaklar çoğunlukla İtalya, İngiltere, Almanya, Fransa, İspanya, Orta Doğu ve Türkiye gibi Romalılar tarafından kontrol edilmiş olan yerlerde bulunmaktadır.

Mersin İli, Tarsus, Donuktaş’taki tapınağın kapısı.
(Nedim Ardoga/CC BY-SA 4.0).

Tarsus’taki Donuktaş antik çağlardan kalma en büyük ve en önemli tapınaklardan birisidir. M.Ö. 2. yüzyıla tarihlenen bu Mitra tapınağı, günümüzde Hıristiyanlığı hâlâ etkileyen felsefi fikirleri temsil edip etmediğine dair soruları gündeme getirmektedir. Araştırmacılar bu tapınak üzerinde kapsamlı çalışmalar yapmış olsa da Donuktaş’la ilgili pek çok gizem varlığını sürdürmektedir.  

Bu antik tapınakta bulunan dikkat çekici buluntulardan biri de güzel bir bronz kapıdır.
İmparator Theophilus bu zarif kapıyı 829-842 yılları arasındaki hükümdarlığı sırasında ünlü Ayasofya’ya nakletmiştir. Detaylı işlemeleri ve olağanüstü işçiliğiyle bilinen bronz kapı, antik sanatın en önemli örneklerinden biri olarak öne çıkmaktadır.

Bina uzun yıllar boyunca, bugün sadece kalıntıları görülebilen bir taş ocağı olarak işlev görmüştür. Beton kırılarak batı tarafında bir giriş oluşturulmuştur. Alan 1985’ten 1992’ye kadar kazılmıştır. İnşaatın, kesin tarihi bilinmemekle birlikte, Antoninler hanedanı sırasında, Nerva ve Commodus (MS 96-192) dönemlerinde başladığı tahmin edilmektedir.

Donuktaş’taki Mitra tapınağının kalıntılarından gelen ilginç felsefi düşünce rüzgarlarının, modern Hıristiyanlık üzerindeki olası etkileri sorgulanmaya devam ediyor. Tanrı Mitra için önemli bir tapınak olduğu düşünülen Donuktaş pek çok tarihi gizem içermektedir. Tapınak dar ve dolambaçlı sokakların arasında kalmıştır. Ve eski ihtişamının üzeri, özellikle kuzey ve doğu taraflarında, çoğunlukla derme çatma gecekondularla örtülmüş durumdadır.

Orijinal adını bilmesek de, bölgedeki türünün en büyüğü olan, bu tapınağın muhtemelen hiçbir zaman bitirilmediğini belirtmek gerekir. Bunun sebebi bölgede Hıristiyanlığın yükselişe geçmesi ile bağlantılı olabilir.  

Mimari açıdan bina dikkat çekicidir: kuzeydoğudan güneybatıya çapraz olarak hizalanmış bir dikdörtgenin içinde büyük kare tonozlu bir kemeri vardır. Ana oda gökyüzüne açıktır ve kazılar sırasında çok sayıda mermer levhanın bulunması, dış kısmın mermer ile estetik bir şekilde dekore edilmiş olabileceğini ve lüks bir görünüm arz ettiğini göstermektedir.
Duvarlar sıkıştırılmış çakıl taşları ve güçlü Roma betonundan yapılmıştır ve içeride, bir zamanlar burada ritüellerin gerçekleştiğini gösteren bir sunak bulunmuştur.

Anadolu Tarihinde Mitraik Etkiler
Anadolu tarihini incelerken, yalnızca siyasete ve siyasi devletlere odaklanmak yerine, coğrafyaya ve insanların hareketleri ile kültürün zaman içinde nasıl geliştiğine bakmalıyız. Bunun en önemli örneklerinden biri, birçok farklı uygarlıkla bağlantısı olan Mitra kültürünün kalıcı etkisidir. Buna Mitra’dan gelen Frig şapkası da dâhildir.

Anadolu, tarih boyunca birçok devlete ev sahipliği yapmış ve halkı zengin kültürünü nesiller boyunca istikrarlı bir şekilde korumuştur. Bu mirasın önemli bir sembolü de, kendine özgü öne eğik bir kenara sahip olan, kırmızı Frig şapkasıdır. Bu şapka, bağımsızlık ve özgürlük için verilen evrensel mücadeleyi temsil eder. 

Çocukken Frigya başlığı takan Attis’in büstü
(Jastrow/Kamu Malı)

Tarih boyunca Frig şapkası; Antik Romalılar, 17. yüzyılda Hollandalılar ve Amerikan özgürlük mücadelesi sırasında devrimciler de dahil olmak üzere çeşitli gruplar tarafından giyilmiş ve bir sembol olarak kullanılmıştır. Bu sembol Fransız Devrimi sırasında da önemli bir rol oynamıştır. Frig şapkası Mitraik uygarlıklarında da kullanılmaktaydı. Frig şapkasının her bir görünümü, insanlığın güçlü ruhunu ve tarihle olan derin bağını sergilemektedir.

Makalenin orijinaline aşağıdaki linkten ulaşılabilir

https://www.ancient-origins.net/news-myths-legends/mithras-0021948

A.Refik Kutluer, CTIE
Ekonomist – Turizm Yöneticisi
Fijet “Dünya Turizm Yazarları ve
Gazetecileri Derneği” Üyesi


Avrupa Ülkeleri Test Yapmadan Yolcu Kabul Etmeye Başladı

Avrupa’da yaz sezonu içinde daha fazla Avrupa ülkesi kolay seyahat etme imkanı sunmaya başladılar. Ancak dikkate alınması gereken ülkeye giriş şartlarının Covid-19 un seyrine göre kısa zaman içinde değişiklik göstermesi ve turistlerin yabancı ülkeye giriş ve evlerine dönüş hususunda beklenmedik problemlere maruz kalabileceğinin dikkate alınması zorunluluğudur. Aşağıda bazı ülkelerin halen uygulamakta olduğu giriş koşulları bulunmaktadır.

Avusturya

İlk aşıdan (aşıların EMA tarafından tanınması halinde) 22 gün sonra geçerli olmak üzere en fazla 3 ay; 2. aşı olunması halinde ilave olarak 6 ay içinde ülkeye giriş yapılabiliyor. Tek doz aşının yeterli olması durumunda aşı tarihinden 22 gün sonra 6 ay içinde giriş yapılabilir. Hastalık geçirenler antikor testi sonuçlarını gösterir doküanla iyileşme tarihinden itibaren 6 ay içinde ülkeye girebilirler.

Çek Cumhuriyeti

Avrupa Birliğine üye ülkelerin vatandaşları en az 14 günlük – en çok 180 günlük COVID-19 sertifikası ile karantinaya tabi tutulmadan ülkeye giriş yapabilirler.

Danimarka

Schengen veya Avrupa ülkeleri vatandaşları ile orada oturma izni olanlar (“orange” olarak sınıflandırılanlar) EMA tarafından kabul gören Covid aşı sertifikası ibraz etmeleri halinde giriş yapabiliyorlar. Aşının Avrupa ülkelerinin birinde yapılması şart. Hastalık geçirenlerin pozitif sonuçlu PCR testini Danimarka’ya girişten minumum 14 gün, maksimum 8 ay önce olması gerekmektedir.

Fransa

Aşı olan ve Avrupa ülkelerinin birinden olan turistler teste tabi tutulmadan Fransa’ya giriş yapabilirler. Kural 2 doz aşı olmak ve son aşıdan itibaren 14 gün geçmesi (Johnson&Johnson aşılarda 1 doz +28 gün şeklinde) şeklinde uygulanmaktadır. Bu kural en fazla 6 ay süreyle hastalık geçirenler içinde geçerlidir.

EMA (Avrupa İlaç Kullanma Ajansı) Tarafından Kabul Edilen Aşılar ve Kabul Ediliş Tarihleri

Almanya

Almanya’da ki durum karışık olmayı sürdürüyor. Girişte karantina olmamasına rağmen iyileşen ve aşı olan turistler hariç tutulmak üzere Almanya’ya gireceklerin testten geçmesi gerekiyor. Ancak her eyalet kendi kurallarını uygulamakta serbest bulunmakta.

Yunanistan

Yunanistan’a girişten en az 14 gün önce tarihli tam aşı olduğunu kanıtlayan her hangi biri ülkeye giriş yapabiliyor. Bu kural altı ay içinde Covid-19 hastalığı geçirenler içinde geçerli.

İtalya

İtalya’ya girişten en az 14 gün önce tarihli tam aşı olduğunu kanıtlayan veya 6 ayı geçmemek üzere hastalığı geçirdiğine dair belge sunabilen her hangi biri ülkeye giriş yapabiliyor.

Hollanda

Ülkeye girişe ait düzenlemeler giriş yapacak kişinin hangi ülkeden geldiğine bağlı. Risksiz ülkelerden gelenler (tüm Avrupa Birliği ülkeleri) aşılı olsun veya olmasın karantinaya girmeden ve teste tabi tutulmadan giriş yapabiliyorlar. Ancak yüksek riskli olan ülkelerden gelenler için çok sıkı kurallar uygulanıyor.

İspanya

Aşılarını tam olanlar teste gerek olmadan İspnya’ya girebilirler. Tam aşının ülkeye girmeden en az 14 gün önce yapılması şartı vardır. Aşıların EMA’nın kabul ettiği veya DSÖ tarafından acil kabul gören aşılardan biri olması gerekmektedir (Sinovac aşısı dahildir). İyileşen hastalar hastalıklarının 180 günden daha önce geçirdiklerini ispat ettikleri takdirde teste tabi tutulmadan giriş yapabilmektedirler.


Dünyada Turist Sayısı %83 Ancak Toparlanma Ümidi Artıyor

Ülkelerin seyahat kısıtlamaları sürerken 2021 yılının ilk çeyreğinde uluslararası turist gelişleri oranı %83 düştü. Ancak UNWTO (Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Organizasyonu) endeksleri yavaş da olsa seyahate olan güvenin arttığını gösteriyor.

Bu yılın Ocak ayı ile Mart ayı arasında tüm dünyada gelen yolcu sayısı geçen yılın aynı dönemie göre 180 milyon azaldı. Asya ve Pasifik ülkeleri %94 oranında düşüşle bundan en fazla etkilenen ülkeler oldu. Avrupa ülkelerindeki düşüş %83 iken, Afrika’da %81, Orta Doğu’da %78 ve Amerika kıtasındaki ülkelerde %71 oldu. 2020 yılında düşüş oranı tüm dünya ülkeleri için %73 idi.

KOORDİNASYON EKSİKLİĞİ TURİZİMİN YENİDEN HIZ KAZANMASINI ETKİLİYOR
UNWTO

Genel Sekreteri Zurab Pololikashvili’nin görüşü bastırılmış, dışa vurulmamış bir talep olduğu ve güvenin geri gelmesiyle taleplerin seslendirileceği yönünde. Ona göre aşı geri dönüşün en önemli unsuru olmasına rağmen yolcuların katlanılabilir bir ücretle test edilmesi için gerekli iletişim ve kominikasyonun varlığı bu yaz kuzey yarımkürede sıçramanın önünü açacaktır.

Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Organizasyonu’nun yapmış olduğu son anket Mayıs-Ağustos dönemi için hafifde olsa bir artış gösterdiği yönünde. Anahtar sayılabilen ülkelerde aşılama hızının artışı ve Avrupa Birliği Yeşil Sertifika’nın monte edilmesi gelecek için umutları artırıyor.


Turizm Herkesin Aşı Olmasını Bekleyemez

Dünya Seyahat ve Turizm Konsül’ü (WTTC) İngiliz hükümetinin Global Seyahat Özel Görev Komitesi’ne yapmış olduğu sumumda havalimanı kalkış salonunda yapılacak hızlı Covid-19 testinin uluslararası seyahat imkanı için anahtar çözüm olduğunu ifade etti.

Geçtiğimiz 2020 yılının sıkıntılı kapanışı yetmezmiş gibi global turizm bu yılın başında da ülkelerin virüsün yayılışı nedeniyle seyahatleri kısıtladığından gerime trendine girdi. Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Organizasyonu (UNWTO) dünyanın her yerinde yılın ilk ayında turistik varışlarda keskin düşüşler yaşandığını belirtti. Organizasyon aşılanma hızının tahmin edilenden düşük oluşu turizimin ivme kazanmasını engellediğini ekledi.

Aynı örgüt Avrupa ve Afrika’da gelen uçuşların %85 oranında düştüğünü kaydetti. Bu düşüş oranı geçen yılın son çeyreğine göre çok az iyileşme göstererek Orta Doğu’da %84, Amerika kıtasında %79 olarak gerçekleşti.

Sektörün böylesine karışık durumu karşısında Dünya Seyahat ve Turizm Konsül’ü (WTTC) İngiliz hükümetinin aşı, test, dijital sağlık pasaportu ve güvenlik protokolu gibi konularda bir strateji belirlemesini istedi. Mesela maske giyilmesini zorunlu tutarak kapılarını güvenli seyahate açmak gibi.  Örgüte göre atılacak bu adımlar milyonlarca kişiye yeniden iş sağlayacak ve ekonominin tekrar canlanmasını sağlayacak.

WTTC ayrıca hükümetin risk değerlendirme kriteri olarak tüm ülkelere aynı uygulamayı yapmak yerine az riskli ülkelere öncelik vererek güvenli seyahate biran önce dönülmesini savundu. Örgüte göre uluslararası seyahatin canlanması krizden en fazla etkilenen küçük ve orta ölçek turizm şirketlerinin kendileri bulmalarına imkan sağlayacaktır. Bu tip işletmeler sektörün %80 ini teşkil etmektedir.

WTTC yaz mevsiminde operasyonların artması için yaratılacak yol haritasında İngiliz hükümetiyle birlikte çalışmalarını sürdürmektedir. WTTC'nin CEO su Gloria Guevara "İngiliz hükümetinin Seyahat ve Turizm sektörünün ne kadar büyük önem taşıdığını bildiği konusunda hiç şüphe etmiyoruz. İngiliz hükümeti sağlıklı uluslararası seyahati, özellikle yaklaşmakta olan yaz sezonu için temin etmek üzere aşılama ve kapsamlı test programı çalışmalarını sıkılaştırmak zorundadır" diyerek sözlerini noktaladı.


8 Mart Dünya Kadınlar Günü

Yıl 1908. Düşük ücret aldıkları ve çok kötü çalışma şartları içinde çalıştıkları için 15,000 kadın işçi New York ta greve giderler. Ertesi yıl Amerikan Sosyalist Partisi ülke içinde Kadınlar Günü düzenler. Bundan da bir yıl sonra Danimarka’nın Kopenhag şehrinde kadın eşitliği ve hakları konusunda konferans organize edilir. Avrupa da bu fikir gelişir ve büyür. Sonunda ilk defa 1911 yılında 8 Mart tarihi Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmaya başlar. 1975 yılında ise Birleşmiş Milletler her yıl 8 Mart tarihini Dünya Kadınlar Günü olarak resmen ilan eder.

Dünya Kadınlar Günü dünya üzerindeki tüm kadınların sosyal, ekonomik, politik haklarını elde etmeleri nedeniyle kutlanmaktadır. Yüz yılı aşkın bir süredir Dünya Kadınlar Günü kadınlara uygulanan haksızlıkların üstüne ışık tutmakta ve bu adaletsizliğin unutulmamasını sağlamaktadır. Bugün Dünya Kadınlar Günü sadece kadınların değil kadın haklarının insan hakları olduğuna inanan herkesin günüdür.

Günümüzde ülke yöneten kadın liderlerin oranı yüzde 15 den azdır. Şirket yönetiminin başında olan kadın oranı sadece yüzde 24 iken, dünya üzerindeki şirketlerin yüzde 25 inde hiçbir üst düzey kadın yönetici bulunmamaktadır. Kadınlar hala en düşük ücretli işlerde çalıştırılmakta ve aynı iş için erkeklerden daha düşük maaş almaktadırlar. İngiltere ve A.B.D. dahil aynı iş için kadınlara öden ücretle erkeklere ödenen ücret arasındaki fark her geçen gün daha kötüye gitmektedir. Beyaz tenli kadınlar bu konuda siyah renkli kadınlara kıyasla daha şanslıdırlar.

Tarihin sayılı kadın liderlerinden biri olan Golda Meir’in bir sözü ile noktalıyalım.

“Kadınların erkeklerdan daha iyi olduklarını zannetmiyorum. Ama onların erkeklerden daha kötü olmadıklarına yüzde yüz inanıyorum.”


COVİD - 19: Aşı Türizmi Dünya Çapında Yayılıyor

Seyahate çık ve sıran gelmeden covid aşısı ol. Ortaya yeni çıkan bu trend A.B.D. nin bazı eyaletlerinde, Küba’da ve B.A.E. inde uygulanmaya başlandı bile.

Florida Turları

Aşı olmak için sıra bekleyen Kanadalı, Brezilyalı ve Arjantinli turistler A.B.D. eyaletlerinin bazılarıyla ortaklık anlaşması yaparak aşı turları düzenleyen seyahat acentalarına rezervasyon vermeğe başladılar.

Toronto’lu özel jet hizmeti veren şirketin başkan yardımcısı aşı için garantili randevuları olan müşterilerinin Florida’ya uçup, aşılarını olduktan sonra geceleme yapmadan aynı gün geri dönmek istediklerini söyledi.

Dünya çevresinde ilk adım

Uluslararası seviyede kabul görmeye başlayan  aşı turizmi konseptinin uzun zamandan beri var olan saç dikme ve meme implantı turizmi gibi yaygınlaşacağı öngörülmektedir. Geçtiğimiz Kasım ayı sonunda Bombay’dan New York’a 4 günlük aşı turlarının başladığı biliniyor. Turun fiyatı 2,000 Amerikan Doları olup turistlerin 10 yıllık A.B.D. vizesine sahip olmaları gerekiyor.

Bazı tur operatörleri ise A.B.D., İngiltere ve Rus pazarı için herşey dahil konsepti ile uçak biletinin, otel konaklamasının ve hatta kısa bir kültür turunun ve tabii ki aşının dahil olduğu özel turlar uygulamaktadırlar. İkinci aşıyı aynı yerde olmak istiyenler için kalış süresini 3 haftadan, 3 aya kadar uzatabilen tur tekliflerinin dijital ortamda dolaştığı da bilinmektedir.

Birleşik Arap Emirliklerinde ultra lüks tatil yaparak aşı olun

İngiltere de çok lüks turizm servisi veren Knightsbridge Cirle seyahat acentasının 31 Ocak tarihinden itibaren müşterilerini özel jetle Birleşik Arap Emirliklerine iş seyahati yapanlara tanınan ayrıcalıktan yararlanarak  götüreceklerini, en lüks otellerde konaklatacaklarını ve tatil esnasında müşterilerin Sinopharm markalı Çin aşısı olacaklarını duyurdu.

Küba isteyen turistlere Mart ayından itibaren kendi aşısını yapacağının sözünü verdi

Aynı şekilde Küba pandemi sebebiyle yok olan turizmini canlandırmak için aşı yaparak turist çekme peşinde. Havana da ki Finlay Enstitüsünün direktörü Vincente Vérez  Mart ayından itibaren başlamak üzere Karayip Adaları için hem iş hem de tatil amaçlı bir program düzenlediklerini, bu programın içinde aynı zamanda isteyenlerin Küba da üretilen aşıyı olabileceklerini duyurdu.


Sevgililer Gününüz Kutlu Olsun

Size kendimi tanıtayım. Benim ismim Valentine. Çok çok yıllar önce, üçüncü yüzyılda Roma da yaşadım. O zamanlar Roma Claudius isiimli bir imparator tarafından yönetiliyordu. Claudius'u hiç sevmezdim. Sadece ben değil bir çok insan onu sevmezdi.

Claudius ülkedeki bütün erkeklerin katılmasını istediği büyük bir ordu kurmak istedi. Erkekler ise savaşmak istemedi. Eşlerini ve çocuklarını yalnız bırakmak istemedikleri için bir çoğu orduya yazılmadı. Bu Claudius'u çok kızdırdı. Peki ne oldu? Claudius'un aklına çılgın bir fikir geldi. Erkekler evlenmezse orduya katılmaları için bir sebeb kalmayacağını düşündü. Ve sonunda Claudius erkeklerin evlenmesini yasakladı. Gençler bu kanunun zalimce olduğunu düşündüler. Ben de bunun akla hayale sığmaz olduğu düşüncesindeydim. Karar verdim. Bu kanuna kesinlikle uymayacaktım.

Size papaz olduğumdan bahsetmiş miydim? En çok hoşlandığım şey çiftleri evlendirmekti. Hatta imparator Claudius bu kanunu çıkarttıktan sonra bile çiftleri evlendirmeye devam ettim. Tabii gizli olarak. Tören çok heyecan vericiydi. Ufak bir odada mum ışığı altında sadece gelin, damat ve benim olduğumu düşünün. Dışarda askerlerin ayak seslerine kulak kabartarak fısıltıyla seromoninin sözlerini telaffuz ettiğimizi düşünebiliyor musunuz?

Bir gece dışarda ayak sesleri işittik. Korkutucuydu. Allah'a şükür evlendirdiğim çift zamanında kaçmayı becerebildi. Beni yakalayıp hapse attılar ve cezamın ölüm olduğunu söylediler. Buna rağmen neşeli olmağa devam ettim. Ama neden biliyor musunuz? Bir çok genç beni hapishanede ziyaret etti. Üstüme çiçekler attılar, cama sevgi sözcükleri yapıştırdılar. Onların da benim gibi sevginin gücüne inandıklarını bilmemi istediler.

Beni ziyaret edenlerden biri hapisane muhafızlarının birinin kızıydı. Babası beni hücremde ziyaret etmesi için kızına izin vermişti. Bazı zaman oturup saatlerce sohbet ederdik. Benim moralimi yüksek tutmağa çalışırdı. Beni öldürecekleri gün bu kıza arkadaşlığından ve fedakarlığından çok mutlu olduğumu belirten bir not bıraktım. Notun altına şunu ekledim: "Valantine'den sevgilerle".

İnancım odur ki bu nottan sonra, Sevgililer Gününde (Valentine's Day) insanların aralarında ki sevgi mesajları bir gelenek haline geldi. Bıraktığım notu yazdığım tarih öldüğüm gün olan Milattan Sonra 269 yılının 14 Şubat'ı idi. Her yılın 14 Şubat'ı artık Sevgililer Günü olarak kutlanmakta. Fakat daha önemlisi insanların İmparator Claudius'un sevginin önünde durmağa çalışıp bunu yapamadığını hatırlayıp, kıs kıs gülmeleridir. Çünkü bilirler ki sevgi hiç bir zaman yenilemez.

Size en önemli öğüdümdür. Sevmek için illa sevdiğinizden bir hareket beklemeyin. Önce siz ona sevdiğinizi söyleyin. Unutmayın sevgi eylem gerektirir.

Saint Valentine